404: Aradığınız Hukuk Bulunamadı
CHP kurultayına ilişkin mutlak butlan kararı yalnızca hukuki bir tartışma değil, seçme ve seçilme hakkını hedef alan ve yargı eliyle yürütülen siyasi bir müdahale olarak değerlendirilmelidir. Marmara Üniversitesi'nden Emir Genoğlu yazdı...
Neredeyse çeyrek asırlık AKP iktidarı boyunca, birçok vatandaş istemeden de olsa sık sık hukuki mesele ve kavramlarla iç içe olmaya alıştı. Oldukça hızlı değişen gündemler arasında; isimlerinin önlerinde süslü ünvanları olan bazı hukukçular, yaşananları teknik terimlerle ve teorik yaklaşımlarla yalnızca mevcut hukuk kuralları çerçevesinde değerlendirip tartışmaları salt hukuk düzlemiyle sınırlandırarak meselenin asli ve politik boyutunu göz ardı ediyor. Hukukun kendisi var oluşu itibariyle baştan aşağı politik bir kavram olmakla beraber günümüzde geldiğimiz noktada hukuku, mevcut siyasetten bağımsız değerlendirmek bizim yaşananları anlamlandırmamızın önünde büyük bir engel olacaktır.
Son bir haftadır hepimizin gündemini meşgul eden mutlak butlan kararını da yalnızca hukuk kurallarıyla izah etmemiz mümkün değil. Verilen bu karar ana muhalefet partisine, onun seçmenine ve aynı zamanda bütün muhalif yurttaşlara yapılmış siyasi bir darbe niteliğindedir. İktidar tarafından yapılan bu karşı devrim hamlesini doğru anlayabilmek ve karşısında doğru pozisyon alabilmek için hukuku ve siyaseti ayrık olmayan ve aralarında diyalektik bir ilişki bulunan iki kavram olarak ele almak gerekir. Bu açıdan öncelikle birkaç temel hukuki değerlendirme yapmak yersiz olmayacaktır.
İlk olarak hukuki bir kavram olarak mutlak butlan; kanuna, kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı olan bir hukuki işlemin, şartları sağlamış olsa dahi hukuken hiç yapılmamış sayılması hâlidir. Bu karar alındığında işlem, doğduğu andan itibaren geçersiz olmaktadır. Mahkeme, vermiş olduğu mutlak butlan kararı ile 4-5 Kasım 2023 Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayından sonra yapılmış olan bütün işlemleri hukuken geçersiz saymıştır. Böylece bahse konu kurultayda seçilmiş parti organlarının, genel başkanın ve diğer görevlilerin tamamı hukuken görevden alınmış ve kurultay öncesi kurulu düzen hiçbir değişiklik olmadan geri gelmiş oldu.
Verilen kararı hukuka aykırı hale getiren temelde iki başlık var. Bunlardan birincisi usul konusu. Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. Maddesinin 1. Fıkrasında belirtildiği üzere genel merkez organlarının seçiminde bu madde uygulandığından genel başkan parti meclisi ve yüksek disiplin kurulu seçimlerinde bir uyuşmazlık bulunması halinde öncelikle uygulanacak olan düzenleme SPK md 21’ dir. Maddede seçim sonuçlarına yapılacak itirazların hâkim tarafından (ki burada bahis geçen hâkim adli yargıda görev yapan değil ilçe seçim kurulu başkanı olan hakimdir.) kesin olarak karara bağlanmasından bahsedilmektedir. Bu durumun tek istisnası Yüksek Seçim Kurulunun tam kanunsuzluk içtihadı kapsamına giren durumlarda söz konusu olabilmektedir. Ancak bu durumda dahi işin içine yüksek seçim kurulu girmekte, adli yargının herhangi bir görev ve yetkisi bulunmamaktadır. Nitekim benzer uyuşmazlıklar daha önce de hukuk mahkemelerinin önüne gelmiş, derece mahkemeleri tarafından uyuşmazlıkların seçim yargısının görevine girdiğinden bahisle davalar reddedilmiştir.
İkinci başlık olarak bahsedebileceğimiz sorun ise gerekçeli kararda devam eden hukuk davaları ve ceza davalarına yer verilmesidir. Bu davalar halen daha devam etmekte olup henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı yoktur. Kararda SPK md 112 de yer alan Ön Seçimler ile siyasi parti kongrelerinin seçimleri ve kararları için yapılan oylamalarla, her kademedeki her çeşit parti görevlileri ve yedeklerinin seçimi için yapılan oylamalara ve bu oylamaların sayım ve dökümüne hile karıştıranlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar hükmü dikkate alınmıştır. Delegelere baskı kurulması ve delegelere oy karşılığı maddi menfaat sağlanması bu suç tipinin oluşmasına sebebiyet vermemektedir. Nitekim düzenleme açık olup buradaki hile unsurunun varlığı oyların sayım ve dökümüne ilişkindir. Söz konu eylemler ancak 298 sayılı Seçim Kanunu'nda “haksız oy temini” başlığında yer alan “Her kim kendisine veya başkasına oy veya tercih işareti verilmesi veya verilmemesi için bir veya birkaç seçmene menfaat, sair kıymetler teklif ve vadeder veya verir, yahut resmî, umumi vazifeler veya hususi hizmet ve menfaatler vaat veya temin ederse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Verilen, vaat veya temin edilen menfaatler seçmenin seyahat, yemek, içki ve nakil masrafları veya hizmetlerinin mukabili olarak gösterilse dahi hüküm aynıdır. Yukarıda yazılı para, menfaat, vaat veya hizmetleri kabul eden seçmen dahi aynı ceza ile cezalandırılır. Bu fiilleri tehdit veya cebir veya şiddet kullanarak işleyenler hakkında ceza, bir misli artırılarak hükmedilir” hükmünün oluşması olarak düşünülebilecektir. Ancak bu hüküm ancak genel seçimler ve mahalli seçimler açısından değerlendirilebilecek olup suçta ve cezada kanunilik ilkesi gereği uygulama alanı bulması mümkün değildir. Ayrıca ileri sürülen bütün iddialar doğru olsa dahi hangi delegenin iradesinin hangi somut fiil nedeniyle etkilendiği, hangi delegenin hangi adaya oy verdiğinin ne şekilde belirlendiği ve ileri sürülen irade sakatlığının seçim sonucunu hangi hukuki bağlantı çerçevesinde değiştirdiği ortaya konulamamıştır. Dolayısıyla genel nitelikli iddialara ve soyut değerlendirmelere dayanılarak mutlak butlan kararı verilmesi hukuka ve hakkaniyete aykırıdır.
Görüldüğü üzere bu teknik değerlendirmeler, bize kararın hukuksuzluğu hakkında birtakım veriler sağlıyor. Fakat içinde bulunduğumuz, Anayasanın ayaklar altına alındığı, yargının tamamen siyasallaştığı ve iktidarın bir sopası haline geldiği günlerde yaşananları sadece bir hukuk garabeti olarak tanımlamak mümkün değil. Belirgin şekilde 2016 OHAL döneminde hayatımıza giren yerel yönetimlere kayyım atayarak müdahale etme şekli bugün artık yerel yönetimlerde görevli siyasi partilerin yöneticilerini atamaya gelecek kadar ileri bir seviyeye ulaşmıştır. İktidar; Diyarbakır, Muş, Van gibi şehirlerdeki belediyelere çeşitli hukuki bahanelerle müdahale ettiğinde karşısında yeterince sağlam ve örgütlü bir toplumsal muhalefet görmemesi sebebiyle her geçen dönem muhalefete karşı baskısını hem daha geniş alanlara yaydı hem de şiddetini artırdı. 19 Mart süreciyle birlikte de başta İstanbul olmak üzere birçok şehirde soyut ve genel iddialarla seçmen iradesi gasp edildi ve seçilmiş belediyelere operasyonlar düzenlendi. Hukuk toplumunun vazgeçilmezi olan demokrasi, seçme ve seçilme hakkı gibi temel hak ve özgürlükler günümüzde fiilen ortadan kaldırılmış durumda. Bu sebeple yaşanan hukuki gelişmeleri politik içeriğiyle değerlendirip iktidarın yargı operasyonlarına ve irade gaspına karşı örgütlü ve sağlam bir toplumsal muhalefet örme sorumluluğu tüm yurttaşların birincil önceliği olmalıdır.
Son bir haftadır hepimizin gündemini meşgul eden mutlak butlan kararını da yalnızca hukuk kurallarıyla izah etmemiz mümkün değil. Verilen bu karar ana muhalefet partisine, onun seçmenine ve aynı zamanda bütün muhalif yurttaşlara yapılmış siyasi bir darbe niteliğindedir. İktidar tarafından yapılan bu karşı devrim hamlesini doğru anlayabilmek ve karşısında doğru pozisyon alabilmek için hukuku ve siyaseti ayrık olmayan ve aralarında diyalektik bir ilişki bulunan iki kavram olarak ele almak gerekir. Bu açıdan öncelikle birkaç temel hukuki değerlendirme yapmak yersiz olmayacaktır.
İlk olarak hukuki bir kavram olarak mutlak butlan; kanuna, kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı olan bir hukuki işlemin, şartları sağlamış olsa dahi hukuken hiç yapılmamış sayılması hâlidir. Bu karar alındığında işlem, doğduğu andan itibaren geçersiz olmaktadır. Mahkeme, vermiş olduğu mutlak butlan kararı ile 4-5 Kasım 2023 Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayından sonra yapılmış olan bütün işlemleri hukuken geçersiz saymıştır. Böylece bahse konu kurultayda seçilmiş parti organlarının, genel başkanın ve diğer görevlilerin tamamı hukuken görevden alınmış ve kurultay öncesi kurulu düzen hiçbir değişiklik olmadan geri gelmiş oldu.
Verilen kararı hukuka aykırı hale getiren temelde iki başlık var. Bunlardan birincisi usul konusu. Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. Maddesinin 1. Fıkrasında belirtildiği üzere genel merkez organlarının seçiminde bu madde uygulandığından genel başkan parti meclisi ve yüksek disiplin kurulu seçimlerinde bir uyuşmazlık bulunması halinde öncelikle uygulanacak olan düzenleme SPK md 21’ dir. Maddede seçim sonuçlarına yapılacak itirazların hâkim tarafından (ki burada bahis geçen hâkim adli yargıda görev yapan değil ilçe seçim kurulu başkanı olan hakimdir.) kesin olarak karara bağlanmasından bahsedilmektedir. Bu durumun tek istisnası Yüksek Seçim Kurulunun tam kanunsuzluk içtihadı kapsamına giren durumlarda söz konusu olabilmektedir. Ancak bu durumda dahi işin içine yüksek seçim kurulu girmekte, adli yargının herhangi bir görev ve yetkisi bulunmamaktadır. Nitekim benzer uyuşmazlıklar daha önce de hukuk mahkemelerinin önüne gelmiş, derece mahkemeleri tarafından uyuşmazlıkların seçim yargısının görevine girdiğinden bahisle davalar reddedilmiştir.
İkinci başlık olarak bahsedebileceğimiz sorun ise gerekçeli kararda devam eden hukuk davaları ve ceza davalarına yer verilmesidir. Bu davalar halen daha devam etmekte olup henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı yoktur. Kararda SPK md 112 de yer alan Ön Seçimler ile siyasi parti kongrelerinin seçimleri ve kararları için yapılan oylamalarla, her kademedeki her çeşit parti görevlileri ve yedeklerinin seçimi için yapılan oylamalara ve bu oylamaların sayım ve dökümüne hile karıştıranlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar hükmü dikkate alınmıştır. Delegelere baskı kurulması ve delegelere oy karşılığı maddi menfaat sağlanması bu suç tipinin oluşmasına sebebiyet vermemektedir. Nitekim düzenleme açık olup buradaki hile unsurunun varlığı oyların sayım ve dökümüne ilişkindir. Söz konu eylemler ancak 298 sayılı Seçim Kanunu'nda “haksız oy temini” başlığında yer alan “Her kim kendisine veya başkasına oy veya tercih işareti verilmesi veya verilmemesi için bir veya birkaç seçmene menfaat, sair kıymetler teklif ve vadeder veya verir, yahut resmî, umumi vazifeler veya hususi hizmet ve menfaatler vaat veya temin ederse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Verilen, vaat veya temin edilen menfaatler seçmenin seyahat, yemek, içki ve nakil masrafları veya hizmetlerinin mukabili olarak gösterilse dahi hüküm aynıdır. Yukarıda yazılı para, menfaat, vaat veya hizmetleri kabul eden seçmen dahi aynı ceza ile cezalandırılır. Bu fiilleri tehdit veya cebir veya şiddet kullanarak işleyenler hakkında ceza, bir misli artırılarak hükmedilir” hükmünün oluşması olarak düşünülebilecektir. Ancak bu hüküm ancak genel seçimler ve mahalli seçimler açısından değerlendirilebilecek olup suçta ve cezada kanunilik ilkesi gereği uygulama alanı bulması mümkün değildir. Ayrıca ileri sürülen bütün iddialar doğru olsa dahi hangi delegenin iradesinin hangi somut fiil nedeniyle etkilendiği, hangi delegenin hangi adaya oy verdiğinin ne şekilde belirlendiği ve ileri sürülen irade sakatlığının seçim sonucunu hangi hukuki bağlantı çerçevesinde değiştirdiği ortaya konulamamıştır. Dolayısıyla genel nitelikli iddialara ve soyut değerlendirmelere dayanılarak mutlak butlan kararı verilmesi hukuka ve hakkaniyete aykırıdır.
Görüldüğü üzere bu teknik değerlendirmeler, bize kararın hukuksuzluğu hakkında birtakım veriler sağlıyor. Fakat içinde bulunduğumuz, Anayasanın ayaklar altına alındığı, yargının tamamen siyasallaştığı ve iktidarın bir sopası haline geldiği günlerde yaşananları sadece bir hukuk garabeti olarak tanımlamak mümkün değil. Belirgin şekilde 2016 OHAL döneminde hayatımıza giren yerel yönetimlere kayyım atayarak müdahale etme şekli bugün artık yerel yönetimlerde görevli siyasi partilerin yöneticilerini atamaya gelecek kadar ileri bir seviyeye ulaşmıştır. İktidar; Diyarbakır, Muş, Van gibi şehirlerdeki belediyelere çeşitli hukuki bahanelerle müdahale ettiğinde karşısında yeterince sağlam ve örgütlü bir toplumsal muhalefet görmemesi sebebiyle her geçen dönem muhalefete karşı baskısını hem daha geniş alanlara yaydı hem de şiddetini artırdı. 19 Mart süreciyle birlikte de başta İstanbul olmak üzere birçok şehirde soyut ve genel iddialarla seçmen iradesi gasp edildi ve seçilmiş belediyelere operasyonlar düzenlendi. Hukuk toplumunun vazgeçilmezi olan demokrasi, seçme ve seçilme hakkı gibi temel hak ve özgürlükler günümüzde fiilen ortadan kaldırılmış durumda. Bu sebeple yaşanan hukuki gelişmeleri politik içeriğiyle değerlendirip iktidarın yargı operasyonlarına ve irade gaspına karşı örgütlü ve sağlam bir toplumsal muhalefet örme sorumluluğu tüm yurttaşların birincil önceliği olmalıdır.