NATO ve Sağlık: Bir Halk Sağlığı Sorunu Olarak NATO
NATO'nun savaş politikaları yalnızca cepheleri değil, sağlık başta olmak üzere kamusal hizmetleri de yeniden şekillendiriyor. Bu yazı, savunma harcamalarının artırılmasının sağlık sistemi üzerindeki etkilerini, kamusal kaynakların militarizasyonunu ve bunun halk sağlığı açısından yaratacağı sonuçları ele alıyor. Ege Üniversitesinden Barış Yılmaz yazdı.
Yıllardan 2004... 90'ların krizinin ardından 2002'de iktidara gelen AKP hükümetinin ilk yılları. Avrupa Birliği ve küreselleşme söylemiyle iyimser ve özgürlükçü bir atmosfer yaratılsa da bu örtünün altında derinleşen yoksulluk ve ağır kemer sıkma politikalarıyla ödenen bir bedel; öte yanda ise yeni hükümetin uluslararası güçlerle kurduğu çok daha doğrudan ilişkiler vardı.
11 Eylül sonrası Amerika'nın Irak'ı işgali sürecinde, NATO üyesi Türkiye'den talep ettiklerini rahatça alacağını düşünen Amerika, toplumsal tepki neticesinde 1 Mart Tezkeresi'nin Meclis'ten geçmemesiyle beklediğini bulamadı. Irak işgali, tezkerenin reddi ve NATO'nun Balkanlar'daki genişlemesinin bir araya geldiği bu denklemde, Haziran 2004'te İstanbul'da toplanan NATO zirvesi, hem Türkiye'nin üstleneceği rol hem de NATO'nun tek kutuplu dünyada operasyon eksenini Geniş Ortadoğu'ya kaydırma vizyonu açısından kritikti. Türkiye'nin "model ülke" rolü, Doğu ile Batı arasındaki Medeniyetler İttifakı'nın bir vitrini olarak, ılımlı ve demokrat bir İslam ülkesi imgesiyle diğer Ortadoğu ülkelerine örnek teşkil edecekti; Amerika'nın Irak sürecinde tam alamadığını bu zirve üzerinden telafi etme beklentisi de buna eşlik ediyordu.
Dünya genelindeki savaş karşıtı hareketlerden beslenen ve Türkiye'nin anti-emperyalist hafızasına dayanan geniş bir toplumsal muhalefet, zirveye karşı kitlesel eylemler organize etti; buna karşılık devletin baskı dozu da arttı. Zirve öncesi önleyici gözaltılar, 28-29 Haziran'da "Kırmızı Bölge" ilanıyla şehrin felç edilmesi ve protestoculara orantısız güç kullanımını gördük.
Bugünden bakıldığında, NATO'nun "terörle savaş" doktrini altında Ortadoğu'ya yönelmesi geride otoriter rejimlerden başka bir şey bırakmadı; "Yeni Türkiye"de, uluslararası arenada bir yer kazanma söz konusu olduğunda, halkına baskı uygulamaktan geri durmayan bir yapıya dönüşmekte gecikmedi.
Zamanımıza geldiğimizde, 2004'te yaptığımız bu tespitin en yakıcı gerçekliğiyle karşımızda durduğunu görüyoruz.
Bu sefer de dünya, 7-8 Temmuz'da Ankara'da düzenlenecek NATO zirvesine kilitlenmiş durumda. Zirvenin ayak sesleri İran-Amerika-İsrail geriliminden Rusya-Ukrayna savaşına, Amerika'nın Grönland çıkışından Avrupa'yla olan savunma harcamaları krizine kadar pek çok başlıkla duyulsa da, en temel gündem maddesi, 2025 Lahey zirvesinde savunma harcamalarının NATO direktifiyle* yüzde iki buçuktan beşe çıkarılması hedefidir.
2004'te tek kutuplu dünyada "terörle savaş" kisvesi altında Ortadoğu'yu cehenneme çeviren Amerika, şimdi 2008 krizinin tahribatını ve kendi güç kaybını, dünyadaki otoriterleşme sürecini hızlandırarak telafi etmeye çalışıyor; kamu harcamalarını kısarak, küresel devlet dizaynında söz sahibi olarak ve halkların kazanılmış haklarını gasp ederek adeta tüm dünyaya savaş açmaya hazırlanıyor. 2004'te Ortadoğu'yu gözüne kestiren Amerika, 2026'da tüm halkların boğazına gözünü dikmiş durumda.
2004'ün "Medeniyetler İttifakı" model ülkesi Yeni Türkiye'si, bugün en asgari özgürlüklerin gasp edildiği, seçim ve hukukun salt biçimsel kaldığı bir "Saray Rejimi"ne dönüştü — Amerika'nın Ortadoğu'daki vekil gücü, Avrupa'nın tampon bölgesi. Varlığını halktan değil kurduğu uluslararası ilişkilerden alan bu rejim, Türkiye'yi küresel ihtiyaçlar doğrultusunda araçsallaştıracak bir devlet yapısı kurma yoluna gitmiştir; zirvenin bu ülkede yapılmasının tarihsel anlamı da budur.
Zirve öncesinde, taban ücret için direnen öğretmenlere polis şiddeti, ana muhalefet genel merkezine biber gazıyla girilmesi gibi olaylar zaten gündemdeyken, zirve yaklaştıkça baskının dozu gerçeklik algımızı zorlayan bir hal alıyor. Hiçbir suçlama olmadan yapılan önleyici gözaltılar — kuş gözlemine giden TEMA gönüllülerinin gözaltına alınması gibi absürt örnekleriyle — ve iktidarın "bahar temizliği" edasıyla yapılan peyzaj çalışmaları ve kötü görünen yapıların barikatla kapatması , şehirdeki ana yollarda trafiği durdurulması , motokuryelerin ve ağır tonajlı araçların yasaklanmasından dolmuş ve otobüs şoförlerinin tek tip giydirilmesine varan bir mikroyönetimle zirve bitene dek Ankara'da hayatı durdurması, tablonun vahametini gösteriyor.
Sosyal medyada ve günlük konuşmalarımızda karşılaştığımız bu olaylar silsilesinin hayatımızı değiştirici olduğunu fark etsek de, onları anlamlandırmaktan ziyade yalnızca maruz kalarak hayatımıza devam ediyoruz — bunun sebebi, bilgi dolaşımının aşırı hızlı olduğu günümüzde "çok şey görüp az şey anlama" çelişkisi yaratan aşırı bilgi yüklemesidir (*information overload*). Bu yazının amacı, maruz kaldığımız bu olaylar silsilesi içindeki nedenselliği, kamusal harcamaların sağlık boyutundan yola çıkarak NATO'nun "yeni devlet dizaynı" stratejisine dikkat çekmektir. Savunma bütçesinin GSYİH'nin yüzde 2.5'tan yüzde 5'e çıkarılması hedefinin bu dizaynla ilişkisini biraz daha açmakta yarar var.
Bu %5'in mimarisinde, bütçenin %3.5'i konvansiyonel askeri harcamalara(saldırı ve savunma araçları), geriye kalan %1.5'i ise "dayanıklılık, siber güvenlik ve kritik altyapı" başlığı altında sivil kapasite yatırımı olarak sunulmaktadır. Ancak bu %1.5'lik pay aslında, devlet bütçesinin diğer kalemlerini (sağlık, eğitim, enerji) de askeri koşullara göre dizayn edecek bir kaldıraç işlevi görmektedir. Nitekim Avrupa'da ulaştırma bütçeleri sivil demiryolu yerine ağır muharebe tanklarının geçebileceği otoyollara aktarılmakta; "hastane reformu" adı altında sivil sağlık sisteminde yüzlerce hastane kapatılıp tek bir merkezde toplanarak birinci basamak sağlık hizmetinin kamu harcamaları içinde payını git gide azalmakta, sağlık hizmetleri askeri altyapının yerleşebileceği büyük merkezlerde toplanmaktadır. Bu, henüz sıcak bir savaş yokken barış zamanından başlayarak sivil altyapıları dönüştürme çabasıdır; çünkü NATO'nun idrak ettiği gerçeklik, yalnızca askeri kapasiteyi artırmanın yetmeyeceği, diğer kamu kurumlarının da askeri altyapıya dönüşebilecek niteliğe ulaştırılması gerektiğidir. Bu dizayn, toplumsal zenginliğin halka hizmet olarak döndüğü iki büyük kalemi -eğitim ve sağlığı- hedef almaktadır; NATO bu alandaki nüfuzunu kendi kurduğu hizmet komiteleri üzerinden sağlamaktadır.
NATO, sağlık alanındaki bu dönüşümü Askeri Sağlık Hizmetleri Başkanları Komitesi (COMEDS) aracılığıyla yürütmektedir. 1-4 Haziran'da Üsküp'te toplanan COMEDS 65. Genel Kurulu'nda konuşan NATO Lojistik ve Kaynaklar Direktörü Tümgeneral Luc Vanbockryck, tıbbi desteğin artık bir silah sistemiyle eşdeğer düzeyde ittifakın savaş gücünün temel bileşeni olduğunu ilan etmiştir — evrensel hekimlik değerlerini bir kenara bırakan, yaralıları cepheye sürülecek birer "kaynak" gören bir yaklaşım. Ocak 2025'te yürürlüğe giren NATO Tıbbi Eylem Planı (MAP), sivil mevzuatların askeri komuta zincirine devrini kolaylaştırmayı, sivil sağlık personelinin askeri seferberliğe entegrasyonunu ve sivil hastanelerin askeri triyaj merkezlerine dönüşümünü öngörmektedir.
Bu planın pilot bölgesi Almanya'dır: Şansölye Merz yönetiminde savunma bütçesi 86'dan 108 milyar avroya çıkarılırken, "hastane reformu" adıyla yüzlerce hastane kapatılmakta, evrensel triyaj tersyüz edilerek hafif yaralı askerin tedavisinin ağır yaralı sivilin önüne geçtiği "Ters Triyaj" getirilmektedir. Demokratik Doktorlar Derneği (VdÄÄ) buna "Size Yardım Edemeyeceğiz" manifestosuyla karşı çıkmıştır. Almanya'daki bu süreç, ülkemizde uygulanacak pratiğin test aşamasıdır.
MAP'in Türkiye'de nasıl karşılık bulacağını öngörmek için ilk önce, 2016 darbe girişimi sonrası kapatılan askeri hastane olgusuna ve Bahçeli'nin *"Bugün NATO içerisinde askeri hastanesi olmayan tek ülke Türkiye'dir... askeri hastanelerin yeniden açılması hayati değerdedir"* açıklamasına bakmak gerekir. Sorulması gereken soru şudur: Her fırsatta yerli savunma sanayiini ve askeri gelişimi siyasi alanda kullanan, çıkardığı ürünlerle rant elde eden ve bu sanayi üzerinden uluslararası arenaya ürün ve hizmet ihraç eden bir askeri sektör varken, on yıldır kapalı olan ve hayati değer taşıdığı söylenen askeri hastaneler neden kapalı? Çünkü savunma sermayesi doğası gereği önceliği rant getiren platformlara verir, insan koruyan lojistik altyapıyı önceliklendirmez — bu yapı değişmeden olası bir askeri hastane açılımı da kendi kendine yetecek bir hale gelemeyecek sivil sağlık birimleriyle entegrasyon halinde sembolik yapılar olarak kalacaktır. Bu tabloda MAP'in Türkiye'de yerelleşmesi için sivil sağlık kapasitesinin kullanılması şarttır.
Bu noktada da göz gezdirmemiz gereken şey, Şehir Hastaneleri modeli ve bu kompleksleri yöneten esnek mevzuatlardır. NATO'nun eylem planı, KÖİ modeliyle kurulan Şehir Hastaneleri'nin devasa ve merkezi yapısıyla adeta "hazır" bir uyum içindedir. 6428 sayılı Kanun'a dayanan ve "ticari sır" kapsamında gizlenen sözleşmelerdeki "mücbir sebep" ve "OHAL" maddeleri, kriz anında sivil idarenin devreden çıkarılıp hastanelerin askeri/NATO komuta zincirine devrine yasal kılıf sunmaktadır. Bu kampüslerin altındaki KBRN arındırma üniteleri, kan bankaları ve helikopter pistleri, sivil ihtiyaç için değil de sanki olası bir cephe gerisi lojistiği için "uykuda" bekletilmektedir. Süreç işlediğinde, 2941 sayılı Seferberlik Kanunu uyarınca hekimler ve sağlık emekçileri bir gecede askeri hiyerarşinin emrine girebilir, istifa ve emeklilik hakları durabilir; kronik hastaların erişimi engellenip "Ters Triyaj" mantığıyla sivil tedavi hakkı gasp edilebilir. Savunma harcamalarının %5'e çıkması bu modelle birleştiğinde, birinci basamak sağlık hizmetlerine ayrılacak kaynakların tamamen yok olması demektir.
Özetle, Türkiye'de sağlığın militarizasyonu için yeni yasalara gerek yoktur: Şehir Hastaneleri'nin mimarisi ve bağlı olduğu esnek mevzuat, Seferberlik Kanunu'nun devlete tanıdığı yetkiler, sağlık sisteminin 24 saatte savaş ekonomisinin lojistik bir alt birimine dönüşmesi için yeterli zemini zaten sunmaktadır. MAP'in bu çabası evrensel hekimlik değerlerini doğrudan tehdit etmektedir; meseleyi yalnızca güvenlik politikası olarak okumak eksik kalır — yaşanacak olan, yeni devlet dizaynında kamusal sağlığın günbegün tasfiyesidir. Bu bağlamda, Türkiye özelinde kısa ve uzun vadede itirazın ve mücadelenin temel eksenleri şu şekilde örülmelidir:
Bu bağlamda; Türkiye özelinde kısa ve uzun vadede itirazın ve mücadelenin temel eksenleri şu şekilde örülmelidir:
Kısa vadede, yönetmeliklerdeki keyfiliğin önüne geçilerek şeffaflık sağlanmalı; Şehir Hastanelerini yöneten KÖİ sözleşmelerinde "ticari sır" kapsamında gizlenen "mücbir sebep" ve "OHAL" maddeleri kamuya açılmalıdır. Seferberlik Kanunu'nun sağlık personeline uygulanma biçimi de muğlaklık taşımayacak, sınırları net görev tanımlarına kavuşturulmalıdır. Şehir Hastanelerindeki altyapı güncellemelerinin ve ihalelerin kamuya açık hale getirilmesi talepleri şeffaflığı sağlarken meşru bir mücadele zemini de yaratacaktır.
Uzun vadede ise hekimler ve hekim adayları olarak perspektifimiz şu olmalıdır: hekimliğin evrensel amacı insan yaşamını korumaktır. Sağlık emekçileri, hastanelerin ve meslektaşlarının birer lojistik nesne olarak görülmesini reddetmeli, mesleki bağımsızlıklarını militarizasyona karşı bir barikat olarak öne sürmelidir. Kamu kaynakları, askerileştirilebilecek devasa komplekslere değil; birinci basamak hizmetlere, koruyucu hekimliğe ve tıp eğitimine ayrılmalıdır — çünkü sağlık sisteminin askeri ve kar amaçlı yeniden dizaynı, barış zamanında bile sivil halkın nitelikli sağlık hizmetine erişimini gasp eden bir halk sağlığı sorunudur. Barış talebinin siyasallaşması, yaşam hakkını ve tıp etiğini savunmanın ta kendisidir; bu yüzden tüm sağlık çalışanlarını ve toplumu savaşa karşı örgütlü bir barış mücadelesine çağırmak mesleki bir zorunluluktur.
Son olarak, Ankara'daki NATO zirvesine sayılı gün kaldı. Bu süreç 2004'teki İstanbul zirvesindeki gibi kitlesel bir eylemle karşılık bulamadı — bunun nedenleri arasında dünya genelinde savaş karşıtı kitleselliğin yakalanamaması ve otoriterleşme sürecinin bu kararsız aşamasında toplulukları birleştirecek araçların henüz yeterince gelişmemiş olması sayılabilir. Ama bu, mücadeleyi kitlelere taşıyamayacağımız anlamına gelmiyor. Savaş tüccarları bir şehri kapatıp dünyayı değiştirmeye yönelik kararlar alabilir; ama bu kararların sınırını belirleyecek olan toplumsal mücadelelerdir. Otoriter baskı ne sonsuzdur ne kendiliğinden yok olur — ona karakterini veren halkın kendisidir; mücadele vermeden baskıyı yok edemeyiz, ama baskıyı göğüsleyen bir toplumsallık da her zaman vardır.
Bu bağlamda yazımı, toplum sağlığına ve anti-emperyalist mücadeleye adanmış bir hekim ve Şili devlet başkanı Salvador Allende'nin, darbeciler başkanlık sarayını bombalarken radyodan halka yaptığı o tarihi konuşmadan bir alıntıyla bitirmek istiyorum: *"Onların gücü var, bizi tahakküm altına alabilirler ama ne cinayetle ne de güçle toplumsal süreçler durdurulabilir. Tarih bizimdir ve onu halklar yapar."
Kaynakça
1- https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/2025/06/25/the-hague-summit-declaration*
2-https://dergipark.org.tr/tr/pub/ausbf/article/4280
3-Mevzuat.gov.tr- 6428 sayılı Kanun
4-Mevzuat.gov.tr- 2941 sayılı Kanun
5-Mevzuat.gov.tr-2935 sayılı Kanun
6-Mevzuat.gov.tr- 6756 sayılı kanun
7-https://yaklasim.com/resmi-gazete/31-07-2016-tarihli-ve-29787-sayili-resmi-
gazete/
8-https://ideo.org.tr/nato-sagligimiza-da-goz-dikti-savas-durumunda-uye-
ulkelerin-saglik-hizmetlerini-neler-bekliyor/
9-https://www.birgun.net/makale/savaslariniz-icin-degmez-718237
10-https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2023/12/07/nato-hosts-first-joint-
meeting-of-senior-military-and-civilian-representatives-from-the-medical-sector
11-https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2025/11/20/nato-health-officials-
meet-to-discuss-medical-support-for-collective-defence
12-https://www.nato.int/content/dam/nato/legacy-wcm/media_pdf/2024/8/pdf/240830-human-
security-en.pdf
13-https://www.nato.int/content/dam/nato/legacy-wcm/media_pdf/2022/2/pdf/220222-0407-
21_Guidelines-Civil-Military-Medical-Cooperation_en.pdf
14-https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2024/06/07/nato-committee-of-
chiefs-of-military-medical-services-discuss-medical-support-to-collective-defence-and-
meet-with-nato-joint-health-group
15-https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2023/12/07/nato-hosts-first-joint-
meeting-of-senior-military-and-civilian-representatives-from-the-medical-sector
16-https://www.nato.int/en/news-and-events/articles/news/2026/06/05/nato-comeds-65th-
plenary-medical-readiness-an-important-part-of-national-and-collective-security
https://www.researchgate.net/publication/400746451_Geopolitics_and_public_health_Euro
pe_under_the_shadow_of_the_US_National_Security_Strategy
17-https://iep.unibocconi.eu/natos-5-pledge-political-symbol-or-strategic-shifthttps://berlinergazette.de/calculating-war-readiness-the-militarization
-of-healthcare-
between-affirmation-and-resistance/
18-https://mekandaadalet.org/wp-content/uploads/2021/04/MAD_SSM_M12_EB_BE_PUL-
CIFT.pdf
19-https://theleftberlin.com/medicine-for-war-germany/
İleri okuma
https://gelenek.org/emperyalist-yayilmaciligin-bir-araci-olarak-nato-ve-genisleme-sureci/
https://www.ayrim.org/guncel/kuresel-duzen-nereye-3-alt-emperyalist-turkiye-ve-trumptan-rejime-hayat-opucugu/
https://www.ips-journal.eu/topics/foreign-and-security-policy/when-guns-eat-butter-8865/
https://www.econstor.eu/bitstream/10419/335894.2/1/KWP_2310rev.pdf
https://gelenek.org/savas-ve-baris-uzerine-mart-2003-degerlendirmesi/
https://www.miragenews.com/uk-surgeon-general-meets-nato-medics-in-north-1690606/
https://www.facs.org/for-medical-professionals/membership-community/military-health-
system-strategic-partnership/ess/about/newsletters/2022/
three-new-military-civilian-
partnerships-combatting-the-peacetime-effect/